Get Adobe Flash player

Haftanın Hikayesi

Bir Ask Hikayesi

alt

Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu... Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım.

Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael" diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!.. Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım.Görevli kişi, kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi. "Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.." dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum. "Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.." "Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki orada bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı.. Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses; "Evet, Hannah burada yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için.. Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha.. "Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.." İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. "Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.." Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım.

Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.. "Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum." "Hiçbir şey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum." "Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım. Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.." "Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım." Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti." "Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.." Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu.. Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah" dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden.. "Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle.. "Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.." "Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum.. Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar. Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı.. "Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması gereken her şey, er ya da geç, bir gün kesinlikle yaşanacaktır."

***

Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim? Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.. Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi… Aşklarını on sekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız.

DIYET(Ömer Seyfettin)

Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu'da, tüm Rumeli'de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı.

Devamını oku...

Gelirim Dediydin... Gelmedin.

alt

Gelseydin, burada bahar gelmeden açan çiçekleri gösterecektim sana.. Ve yaz gelmeden yetişen meyveleri.. O kadar güzel açıyor ki çiçekler
burada.. Yüzleri öyle masum, dilleri öyle samimi.. O kadar güzel meyveler yetişiyor ki burada.. Saçları gün ışığı, gözlerinden sevgi damlıyor her bakış
larında.. Bazen yağmur yağıyor yanaklarından şıpır şıpır, inciler dökülüyor gözlerinden pıtır pıtır.. Bazen yüzlerinde gökkuşağı beliriyor.. Bazen de
güneş utanıyor doğmaya, onlar sımsıkı sarılınca dualarına.. Ve ardından.. Ardından dallar çiçek açıyor, çiçekler meyveye duruyor, bahar geliyor..

Mevsim bilmiyor burada çiçekler, aylar sevgi olunca.. İklim bilmiyor meyveler, günler hoşgörü olunca.. Aylardan sevgi, günlerden hoşgörü
olunca her mevsim bahar kokuyor.. Gönüllerde çağlayanlar gibi ferahlık çağlıyor, güller çevresine gülücükler dağıtıyor, gamzeler çakıyor.. Bir yaprak hışırtısı.. Bir ırmak çağıltısı.. Bir kuş cıvıltısı.. Sonra tatlı bir meltem.. Etrafa gül kokuları yayılıyor.. Hoşgörü, çok güzel ve çok özel bir kelime.. İnsanları engince kucaklamak, sımsıcak karşılamak demek.. Dayanmak, katlanmak, tahammül etmek demek.. Affedilebileceğimiz her şeyi affetmek, farklı düşüncelere saygı göstermek, kusurlara göz yummak demek.. Hoşgörü, kabul edilmesi mümkün olmayan düşünceler karşısında yumuşaklıkla hareket.. Hoşgörü, merhamet etmek.. İnsana, mesleğine ve fikrine bakmadan saygı göstermek.. Herkesi kendi konumunda kabul ederek, ‘‘Yaratan’dan ötürü yaratılanı sevmek’’ demek..

Hayata hoşgörüyle bakınca insan, hadiseler yumuşuyor.. Yapılan iyi hareketler değer buluyor.. Ortaya konan güzel işler daha bir iyi görünüyor..
Gül yaprağına yazılan gülden ifadeler gibi göz kamaştırıyor.. Kumrunun yuvasına dönüşü gibi mutluluk veriyor.. Hoş davranışlar güzellikleriyle büyüyor büyüyor, yerlere göklere sığmaz oluyor.. Hatalar büyütülmüyor, dikkate alınmıyor, görülmez oluyor.. Kusurlar küçülüyor küçülüyor, bir iğnenin deliğine sıkışıp kalıyor, rahatsız etmiyor..

Burada, güzel baktığı için güzel gören, güzel gördüğü için güzel düşünen, güzel düşündüğü için hayatından lezzet alan, birbirinden güzel ve birbirinden değerli dostlar var.. Ama ne dostlar.. Hoşgörüyle bakanın geniş olur yüreği.. Yüreği geniş dostlar.. Hoşgörüyü onlarda gördüm ben.. Gelseydin bir bir anlatacaktım sana..
Dikensiz gülü herkes görür.. Bakmasını bilip de dikende gül gören ‘’hoşgörü bakışını’’ anlatacaktım sana.. Gelirim dediydin.. Gelmedin.. Gelseydin burada öğrendiklerimi anlatacaktım sana bir bir.. Hoşgörü, iyilikleri iyilikleriyle alkışlayan, düşeni kaldıran el diyecektim.. Kötülükleri iyilikleriyle savan, gönüllerden coşan sel diyecektim.. Ne baharı belli ne de yazı, kışta çiçek açan dal diyecektim.. Hoşgörü, zorda kalmışların haline dil ve en güzeli de, sevgiyi bilenlere gül diyecektim.. Hoşgörü, bir gül bahçesinin adı..


Saygı görmek istemeyen, hoşgörü ve müsamaha ummayan var mıdır dünyada?.. Ya da sevgi beklemeyen? Küçük bir çocuk, yaramazlıklarından ötürü anne ve babasından müsamahalı olmalarını ister.. Yerinde duramayan bir öğrenci, okuldaki taşkınlıklarından dolayı öğretmenlerinden hoşgörü bekler.. Suçlu, karakolda polislerden, mahkemede hakimlerden af diler.. Küçük büyüğünden, müstahdem müdüründen, memur amirinden, asker komutanından her zaman hoşgörü ve müsamaha ister.. Kim istemez, etrafında sevgi ve hoşgörü meltemlerinin esmesini.. Ve kim beklemez, muhabbet hisleriyle kucaklanmayı.. İnsan için en büyük teselli ve ümit kaynağı affedilmektir, merhamettir, hoşgörüdür.. Hepimiz, dünümüzün ve bugünümüzün sevgi, saygı ve hoşgörü ikliminde geçmesini arzularız.. Yarınlara da öylesine emin ve endişesiz yürümek isteriz.. Ama sevgi de, saygı da, hoşgörü de liyakat ister.. İnsanları sevmeyen sevilmeye layık değildir.. Başkalarını affetmeyenin af beklemeye hakkı yoktur.. Etrafındakileri hoşgörüyle kucaklamayanın müsamahaya liyakati olamaz.. Bu dünya etme bulma dünyası değil midir? Eden bulur.. Yeren yerilir.. Seven sevilir.. Affeden affedilir.. Hoşgören de hoşgörülür.. Affedilmenin yolu affetmekten geçer.. Bağışlamasını bilmeyen bağışlanmaz.. Taşlanmaya götürülen bir günahkar karşısında eli taşlı kalabalığa, Hazreti İsa aleyhisselam şöyle seslenmişti:

_ İlk taşı, hiç günahı olmayan biri atsın!
Bu sözden sonra artık bu işe kim yeltenebilir?.. Taşlanacak başı varken, başkasını taşlamaya kim cesaret edebilir?..

Affetmenin ve hoş görmenin ölçüsü bellidir.. Bu insani değerler, layık olanlar için geçerlidir.. Başkalarının hakkının söz konusu olduğu bir yerde müsamaha göstermek, kimsenin hakkı değildir. İnsanlara acı çektirmekten zevk alan kişileri hoş görmek ve onları affetmek, insanlığa karşı bir saygısızlıktır..

‘‘Geleceğin dünyası kinin, nefretin, şiddetin, kavganın, savaşın üzerine değil, sevginin, hoşgörünün, birbirimizi kabullenmenin üzerine bina edilecektir.’’ İşte bu yüzden, yeni nesle verilebilecek en büyük armağan onlara hoşgörü bakışını ve affetmeyi öğretmek olacaktır.. Tarlada izi olmayanın harmanda yüzü olmaz.. Öğretmen okulda, anne_baba evde çocuğa karşı hoşgörülü olmalı.. Eğer bir çocuk hoşgörü ile yaşarsa, sabırlı olmayı öğrenir. Sabır acıdır, meyvesi ise tatlı.. Hoşlanmadığına sabredemeyen, hoşlandığını elde edemez ki.. İçimin en iç yanı.. Bunları anlatacaktım sana uzun uzun.. ‘’Hiç kimseye hor bakma, incitme, gönül yıkma’’ diyen dostlardan; hoşgörüyü bir muska gibi giysisine değil yüreğine takan kahramanlardan bahsedecektim.. Sana ümitlerimizi, solmayan günlerimizi anlatacaktım.. Açılan kapıları, kapıları açanı.. Hoş gelenleri.. Hoş bulduk diyenleri.. Özlenen gelince, özleyenin gözlerindeki gökkuşağının renklerini anlatacaktım..
Yürek taş gibi olunca kalpler kırılır, gönüller yıkılır.. Toprak gibi olunca dostluklar kurulur, güller açı lır.. O halde saygı toprak, sevgi güldür.. Hoşgörü ise bir gül bahçesinin adı..
Gelirim dediydin.. Gelmedin..

Gelseydin kucaklayacaktım seni doyasıya.. Taa gönle uzanasıya.. Çayımızı kendi ellerimle her zamanki gibi yine ben demleyecektim.. Çay, yalnızlığa hüzün taşır.. Sohbete ise muhabbet.. Muhabbet demleyecektim.. Ve gül bahçesinde hoşgörüyle olgunlaşan muhabbet güllerini anlatacaktım sana..

Mendil kurumadan

alt

Yazar Mehmet Karadayı

  

Mehmet paçalarını dizlerinin üstüne kadar sıvayıp suya girdi. Ayaklarının altında çakılların kayganlığını hissediyordu. Yosun tutmuş taşlar ayakta durmasını zorlaştırınca büyükçe bir taşın üzerine dikkatle oturdu. Gelen dalgaların ıslatmaması için pantolonunu biraz daha yukarıya çekti. Su pisti. Limandan kaynaklanan pislik denizin her tarafını kaplamış artık denize girmek neredeyse imkânsız hale gelmişti.

Özellikle yaz aylarında iyice kesifleşen bir koku da vardı. Ama bütün bunlara rağmen denizin çekiciliğinden kurtulmak mümkün değildi. Yüzemezdi evet ama ayaklarını suya sokmasına mani bir şey yoktu. Ayaklarını suyun içinde hafif hafif sallarken yan tarafındaki arkadaşına baktı.

Lütfi topladığı taşları suyun üzerinde kaydırmaya çalışıyordu. “Gel.” dedi. “Bak sana düz çakıl topladım.” Teşekkür ederek aldı Lütfi. Geniş geniş güldü. İlk taşı O’nun için gönderdi suyun üzerine. En az yedi defa kaydı. Memnun oldu. Eline aldığı taşları rastgele denize atmaya başladı.

Lütfi gelip oturdu yanına. Paçalarını sıvamıştı. Gelip geçen tekneleri balık avlayan martıları seyrettiler bir süre. Sakindi deniz. Sonsuzluk hissi veriyordu. Sürekli kıyıya vuran dalgaların bu sakin denizden doğduğuna inanmak zordu biraz. Sessizliği Lütfi bozdu. “Neden yüzmüyoruz ?” diye sordu. Cevap vermedi önce. Annesinin denize girmesini yasakladığını söylemek istemedi. “Su pis.” dedi. “Hem güneş de tepede hasta oluruz sonra.” Lütfi çaresiz sustu. Tanıyordu. Israr etmenin bir anlamı yoktu. Aklına muzipçe bir fikir geldi. Hızla kaldırdı ayaklarını ve “Yengeç!” diye bağırdı. Mehmet daha toparlanamadan ayaklarını tekrar suya soktu. Büyük bir su parçası sıçradı ayaklarının suya değdiği yerden ve Mehmet’in pantolonunu ıslattı. Silkelemek için hızla kalktı Mehmet ve o sırada gelmekte olan bir dalgaya hedef oldu. Pantolonu tamamen ıslanmıştı. Mehmet hırsla baktı arkadaşına. Kahkahalarla güldü Lütfi önce. Sonra arkadaşının gözlerindeki kırgınlık ile kızgınlık arası bakışlara gözü takılınca sustu. İçten içe büyük bir pişmanlık duydu. Ağzını açtı ama boğazına bir şeyler düğümlendi sanki. Sustu.

Mehmet bir hamlede sudan çıkıp otobüs durağına doğru yürümeye başladı. Otobüse yaklaştığında şoförün bu halde kendisini almayacağını düşündü. Islak ıslak binemezdi tabii. Gitti bir banka oturdu. Gölge olmayan bir yer seçmişti. “Bir sonraki otobüse yetişirim.” diye teselli etti kendini. Güneşte oturunca iyice içerlediğini hissetti Lütfi’ye. Bir özür bile dilememişti. Kendisi de hemen kalkıp gitmişti ama olsundu. Topu topu 50 metre uzaklıktaydı işte. Lütfi’ye doğru kaydı gözleri. O arkasını dönmüş umursamaz bir halde ayaklarını suyun içinde oynatıyordu. İyice bilendi öfkesi.

Lütfi üzüldü arkadaşının gitmesine. Öylece hareketsiz kalakalmıştı o giderken. Şaşkınlıktan bir özür bile dileyememişti. Ama öyle apar topar gidilir miydi hemen? Şaka kaldıramayandan arkadaş mı olurdu? “Asıl benim küsmem lazım.” diye düşündü. Görmüştü banka oturduğunu. Şoför almamıştı anlaşılan. “İyi” dedi “ Güneşte otursun da aklı başına gelsin biraz.”

Sonra aslında onu suya girmeye ikna etmek için kasten şakanın dozunu kaçırdığını itiraf etti kendi kendine. Pişmanlığı katlandı. Başını kaldırıp uzaklara baktı. Okulda öğrenmişlerdi denizin bir sonu olduğunu ama şu an önünde uzanan denizin hiç sonu yokmuş gibi geldi bir an. Büyük, sakin ve sonsuzluk hissi veren denizin üzerinde limana girmek için sıra bekleyen gemilerden, öğle sıcağında bile balık avına ara vermeyen martılardan başka bir şey yoktu. Gezi motorlarının hepsi iskelelere bağlanmış, yaz aylarında dayanılmaz olan sıcakların tesirinden kurtulmak için insanlar şekerleme yapmaya çekilmişlerdi. Bir tek kıyıyı durmadan döverek çakıllarla oynaşan dalgaların, uzaktaki belediye çay bahçesinde dinlenen insanların ve martıların sesi duyuluyordu. İçinde büyük bir boşluk hissetti. Dönüp Mehmet’e baktı. Denizi seyrediyordu. Başını önüne eğip dalgaların oynaşmalarını seyre koyuldu.

Kuruyan pantolonunun, dizden aşağı kısmındaki tuzları silkelerken fark etti Lütfi’nin kendisine baktığını. Bakışlarının istikametini çevirmedi. Denizi seyrediyor gibi yapmaya devam etti. Yükselen buhar ağır bir koku getiriyordu burnuna. Yine de kurumasına sevindi pantolonunun. Tuzlar da yapışıp kalmasaydı annesi hiç farkına varmazdı. Annesinin kızmasından değildi çekindiği. Ne kadar kızarsa kızsın yine anne şefkatiyle kucaklardı onu sonra. Kendisini üzen annesinin güvenini boşa çıkaran bir insan durumuna düşmekti. Otobüsün sesini duydu. Seferini tamamlayıp dönmüştü anlaşılan. 15 dakika sonra yeniden hareket edecekti. Başını kaldırıp güneşe baktı. Daha hızlı kurutması için yalvarıyor gibiydi. Bir an önce eve gitmek, damdaki asmanın altına kurduğu hamağa uzanıp yatmak istiyordu. Güneşin altında pişmişti adeta. Sıcak ve yalnızlık dayanılır gibi değildi.

Otobüse doğru hareketlendi Lütfi. Şoför kapıyı açmış yolcuları almaya başlamıştı. Sıraya girdi. Biletini ve pasosunu çıkardı. -Her zaman sormasalar olmazdı sanki!- Adımını otobüse attığında Mehmet’in en arka koltuğa oturmuş olduğunu gördü. Gitti hiçbir şey olmamış gibi yanına oturdu. Otobüs büyük sarsıntılarla ağır ağır hareket etti. Tavandaki havalandırma kapağından içeriye hava dolmaya başladı. Lütfi’nin en büyük zevklerinden birisiydi bu hava akımının tam karşısına oturarak yolculuk etmek. Usulca kenara çekildi Mehmet. Lütfi ortaya doğru kaydı. Bir kelime bile etmeden tamamladılar yolculuğu. Son durakta indiklerinde hızlı adımlarla yürümeye başladılar. Sokağa beraber girdiler. Evlerine doğru ayrılırlarken de bir kelime etmemişlerdi.

Mehmet damdaki hamağa uzandığında fark etti ağladığını.

Şaşırdı.

Hep katı kalpli birisi olduğunu zannederdi.

-Ağlamak da nerden çıktı şimdi!

- Annesine mahcup olacağına mı ağlıyordu yoksa Lütfi ile küstüklerine mi karar veremedi.

Belki her ikisine de. Hamağı yavaş yavaş sallamaya başladı. Asmanın üzerindeki üzümler de beraber sallanmaya başladı.

Yemek istedi. Daha koruktu üzümler. Kalktı bir salkımdaki tek tük olgunlaşmış olanları seçerek kopardı. Avucuna biriktirdiği üzümleri yıkamaya giderken asmanın dalına bağlanmış bir mendil dikkatini çekti. Düğünlerde gelin arabalarının yan aynalarına takılan mendiller gibi düğüm atılmıştı. Üzümleri yıkamaktan vazgeçip gömleğine sildi hızlıca ve birer ikişer adeta çiğnemeden yuttu.

Bu mendili bir ay kadar önce arkadaşlarını barıştırmak için kendisi bağlamıştı buraya. “İyi dostlar ıslak bir mendil yaz sıcağında kurumadan önce barışırlar.” deyip barıştırmıştı onları. Evet şimdi sınama zamanıydı. İyi dost muydular acaba? Mendili çözüp bir çırpıda indi merdivenleri. Güzelce ıslattı. Getirip aynı yere bağladı. Hamağa uzanıp beklemeye başladı. Bir yandan göz ucuyla mendili süzerken bir yandan da sözlerinin doğru çıkması için dua ediyordu. Bekledi. Bekledi… gelen giden yoktu. Mendil kurumaya yüz tutmuştu. Bir daha ıslatsam mı diye düşündü bir an ama bu düşünceyi çabuk kovdu kafasından. “Peki ben neyi bekliyorum?” diye sordu kendi kendine. “Onun gelip özür dilemesini beklemek bencillik değil midir? Ya o da beni bekliyorsa?” Hızla kalktı hamaktan. Merdivenleri ikişer üçer inerken düşüyordu az daha. Bahçe kapısını bile kapatmadan sokağa fırladı. Deli gibi koşuyordu. Komşu evin köşesini daha yeni dönmüştü ki beyninde şimşekler çaktı. Gözleri karardı ve ne olduğunu anlayamadan savruldu bir tarafa.

Gözlerini açıp baktığında elleriyle kafasını tutan Lütfi’yi gördü. Kendini toparlamış ayağa kalkmaya çalışıyordu. Göz göze geldiler. Ve arkasından yıkıldılar tekrar. Ama bu sefer kahkahalarla gülüyorlar, kendilerini tutamayarak yerlerde yuvarlanıyorlardı. El ele tutuşarak kalktılar ayağa. Sarıldıkları zaman bile hala gülmeleri devam ediyordu.

“Mendil kurumadan…” dedi Mehmet ve ekledi Lütfi “ Mendil kurumadan…”

Mehmet Karadayı

PEMBE INCILI KAFTAN

alt

Kitabın Adı:Pembe İncili Kaftan

Kitabın Yazarı:Ömer Seyfettin

Kitabın Yayınevi: Timaş Yayınları


Kitabın Konusu: İran şahına elçi olarak giden Muhsin çelebi Tüklük onurunu ve şerefini koruyarak cecurca Osmanlı devletini temsil etmiş ve bu görevi çıkarları için değil bir fedekarlık bir görev olarak üstlenmiş ve bundanda asla övünmemiştir.

                                                                                   ***

  İranda o zamanlar çevresine korku salan Şah İsmail adında bir hükümdar vardı ve Osmanlı devletinde hiç bir vezir onun yanına elçi gönderemiyordu çünkü elçiler ya cezalandırılıyor yada başları kesiliyordu.Vezirler bu deli adama elçi göndermek için toplanmış ne yapacaklarını düşünüyorlardı.Gönderilecek elçi cesur,ölümden korkmayan,devletin şanına yakışacak bir kişi olmalıydı.Sarayda, Enderunda, divanda böyle bir kişi bulamıyorlardı.Daha sonra vezirlerden biri Muhsin Çelebi’nin adını söyledi .Bunun üzerine Osmanlı sadrazamı Muhsin Çelebinin çağrılmasını istedi. Peki hiç kimsenin cesaret dahi edemediği bu elcilik görevine çağırılan Muhsin Çelebi kimdir?

 

Doğruluktan ayrılmayan , varlıklı fakiri fukarayı koruyan cesur , iyilikten doğruluktan ayrılmayan Muhsin Çelebi sadrazamın emri üzerine huzurana gider. Sadrazam ondan el etek öpmesini beklerken o eğilmez.Sadrazam onun bu hareketine kızmasına karşın ona elçilik teklifinde bulunur.Muhsin Çelebi bu görevi devleti için kabul eder. Elbette ki bu büyük devletin elçisi; atları,hademeleri ve giysileriyle ihtişamlı olmalıdır.Muhsin Çelebi bu giderleri, sadrazamın ısrarına karşın, kendisi kraşılamak ister. Bütün varlığını rehin vererek tüccarlardan on bin altın alır.Bu parayla ihtiyaçlarını karşılar. Bir de Sırmakeş Toroğlu’ndaki: Kumaşı Hint’ten incileri Venedik’ten gelme Şah İsmail’in hayatında göremeyeceği pembe incili kaftanı sekiz bin altına alır.

 

Karısını iki çocuğunu akrabalarına bırakarak yola koyulur. Muhsin Çelebi Tebriz’e vardığında halk ve şah onu şaşkınlıkla karşılar. O her zamanki gibi başı dik göğsü ilerde Şah İsmail’in huzuruna varır. Padişahın mektubunu öperek Şaha uzatır.Ayağı öpülmeyen Şah sapsarı kesilir. Muhsin Çelebi sağına soluna bakar ve oturacak bir şeyin olmadığını görür. Bunun ayakta beklemeye mecbur bırakmak için yapılmış bir davranış olduğunu düşünerek o göz kamaştıran kaftanını tahtın önüne serer ve üzerine oturur.Şah,vezirleri komutanları aptallaşmışırlar.Muhsin Çelebi gür sesiyle:Padişahının hiçbir ecnebi padişah karşısında eğilmeyeceğini ve dünyada Türk Padişahı kadar asil bir padişahın olmadığını söyleyerek huzurdan izin istemeden ayrılır.Kapıdan çıkarken Şah’ın askeri kaftanı arkasından getirir.Muhsin Çelebi sesini yükselterek ‘bir Türk asla yere serdiği şeyi sırtına koymaz.’diyerek oradan ayrılır.

 

Muhsin Çelebi sağ salim ülkesine döner.Herkes pembe incili kaftana ne olduğunu merak eder. Fakat o bu yaptığını anlatacak kadar küçük bir insan değildir. Muhsin Çelebi elçilikten kalan malzemelerini satarak küçük bir bahçe alır.Üsküdar pazarında sebze meyve satarak geçimini sağlamaya başlar.Düştüğü bu acı durum karşısında o hiçbir zaman yaptığı fedakarlıkla övünmemiştir.

Okuma Kitaplari

Fon müzikleri

Top10

 

 

 

Kitap Adı
1 Kitap1
2 Kitap2
3 Kitap3
4 Kitap4
5 Kitap5
6 Kitap6
7 Kitap7
8 Kitap8
9 Kitap9
10 Kitap10

Medya Odası

83044
BugünBugün22
DünDün346
Bu HaftaBu Hafta1708
Bu ayBu ay5294
ToplamToplam83044

UTT