Tatyana Filippova
Tatyana Filippova,
Tarih Bilimleri Doktoru
Modern Türk sanatıyla tanışma tecrübesi
“Sadece sanat demiri altından daha pahalı,
bakırı da bronzdan daha kibar
yapabilmektedir.”
F. Gülen,
Modern Türk Felsefecisi
Modern Türk sanatının durumu Rusya kültür alanının halini hatırlatmaktadır. İki ülkede sanat gerçekleştirme alanı farklı kültürlerin gelenekleriyle o kadar özlü ve öncellerimizin onlarca nesillerin yaratım arayışlarının sonuçlarıyla o kadar zengin ki ülkelerimizin şimdiki toplumlarının tehlikeli 'kendine aşırı güven kompleksi' oluşmaktadır. Bu fenomen çok sık kendi kültürlerinin yüceliği ve sanatsal önemlerinin bir kere onlara verilmiş ve tasdik edilmesi gerekmeyen bir hayır olarak anlaşılması şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Bu hava, uluslararası bilirkişi, sanat uzmanları ve sanattan iyi anlayanlar çevrelerinde oluşan günümüz Türkiye'de (ve ayrıca Rusya'da) dünya çapında sevgi ve saygı kazanmış olan ressam ve müzisyenlerin olup olmadığı sorularına yol açmıştı. Türk filmciliği Avrasya'daki en yakın komşularının (Batı Avrupa ve Amerika konusuna gelmeden) filmcilik örnekleriyle rekabet edebilir midir? Türk bale ve operası, Türk orkestra şefleri ve klasik müzik oynayanlar dünyada tanınır mıdır? Bunun gibi sorular, onları soranlar için olumsuz cevabı kastederek her zaman retorikti.
Böyle fikirlerin, modern milli sanat alanında gerçekleşen yaratma süreçlerinin haksız eleştirel, özensiz ve üstünkörü anlaşılmasını oluşturarak ülkelerimizin toplum düşüncelerini ve halkını etkilemeye başladığından dolayı büyük tehlikesi vardır. Bu paradoksal durumunu 'zengin olduğu için fakirdir' ifadesiyle tanımlayabilmekteyiz.
Modern Türk sanatıyla sadece genel manada tanışmak için çağdaşlık teriminin anlamını açıklamak gerekmektedir. XX-XXI. yüzyılların Avrupa sanatsal süreçlerinden ilham alan Türkiye'nin stilik modern sanatını veya Anadolu'nun zengin tarihinin farklı kültür dönemlerinin geleneklerinin yaşadığı günümüzde aktüel milli sanatı mı konuşmaktayız?
Modern Türkiye'nin sanat eserlerinin çeşitliliğine her şeyi kapsayacak bakımına iddia etmeyerek benzersiz ülkenin, kültür ve medeniyetler tarihi ve coğrafi kavşağının sanat alanını seyahat etmek için haritayı çizmeye çalışalım. Bu yol 'Modern Türk sanatı' tamlamasında saklayan kültürel-felsefe anlamlarını açabilmektedir.
Ülkenin, tarihçilerin 'savaş ve devrimler çağı' olarak adlandırdığı bir dönemde yaşadığı devlet siyasal kültürü ve ayrıca ekonomi ve sosyal ilişkiler sisteminin önemli değişmeleri modern Türk sanatının gelişmesini çok etkilemişti. Özgürlük için mücadelenin gerçekleştiği çoşkun ve dramatik 1920'li yılların Osmanlı'dan sonraki sanatı, sanat için uygulanan milli-kültür özdeşliği olarak adlandırılabilen olayın arayışının devam ettiği 1930'lu yıllara bayrak teslim etmişti. Sonraki dönemlerde Batı (Avrupa ve Amerika) sanat akıntı, şekil ve üslüplerinin aktif etkileme ve benimsenme süreçleri gerçekleşiyordu. 1960-70'li yıllarda Türkiye Cumhuriyeti'nin sosyal hayatının siyasallaştırılmasının ressam ve aktörlerin eserlerinde yer alan dünyaya bakışlarına dram şeklini vererek sanat alanına yansımaması imkansızdı.
1980'li yıllar Türk toplumunun siyasal kültürünün ve manevi hayatının farkli gelenekleri temsil eden sosyal-politik akıntılar arasında tartışıya geçen yoğun diyalog zamanı olarak tarihe girmişti. Batılaşma veya kendi potensiyelin kullanılması, özgürlük veya düzen, gelenek veya benimseme - Türkiye'nin günlük hayatında bu olay ve kavramlar arasında bağlılaşma arayışı sadece politika ve sosyal alanında çalışanların değil sanatçıların da işi olmuştu. Bu kolay olmayan, üstüne çalışması gereken bir süreç toplumun yeni sosyal, ideolojik, manevi ve estetik taleplerine karşılık vererek Türk sanatının yönlerine yansımaktadır. Bu talepler ise üçüncü bin yıl sınırında ortaya çıkan yeni sosyal olaylar tarafından oluşturulmaktadır. Nüfus patlaması Türk milletinin gençleşme sağlam eğilimi oluşturmaktadır. Nüfusun dağıtım yapısının kendi özellikleri vardır: vatandaşların yarısı kadar deniz kenarlarında, üçte birden daha az - Türkiye'nin karasal bölgelerinde bölümünde ve altıda bir - İstanbul ve bölgelerinde oturmaktadır. Bu miktar rakamları sanat alanına ve bu alanda çalışanlara karşı oluşan talepleri direkt ve dolaylı bir şekilde etkilemektedir. Büyük şehirlerin artan kentleşmesi, köylerden şehirlere insan akıntısı, iç yapısında daha çok dindar ve geleneklere sadık Anadolu burjuvazi fenomeni, büyük modern Türk şehirlerinde özellikle İstanbul ve Ankara'da doğan sanata özgü Batı yönelimi ile estetik açıdan rekabet ederek sanatsal yaratıma değişik yönelimler vermektedir.
Topraklarının 100'de 97'si Asya'da, 3'ü de Avrupa'da olduğu modern ve hızlı bir şekilde gelişen bir devletin, Türkiye sanatının farklı alanlarında gelenek ve yeniliklerin ortaya nasıl çıktığını incelemek çok ilginçtir. Güney komşumuzun sanatında 'Batı' ve 'Doğu' oranı ne kadar olduğunu belirtebilecek miyiz?
Ressamlık
Bir zamanlar Selçuk ve Osmanlı devletlerinin sanat kanonlarını oluşturan Müslüman geleneğinin emrettiği canlı yaratıkların tasvir edilmesinin yasaklanması uzak geçmişte kalmıştı. Bu yasaklamalar XIX. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu'nun elit kesiminde Avrupa sanatına devamlı artan ilginin doğduğu daha cumhruriyetten önceki dönemde aşındırılmaya başlamıştı. Türk ressamlarının birçoğu Fransız (en çok) ressamlık tecrübesini benimsemeye başlamıştı. Elde edilen bu yeni deneyimlerin çok ilginç bir özelliği vardı: tarihin geçmiş dönemlerinde Avrupalı ressamlar Türk kültür ve sanatının çeşitli yönlerinden etkilenmişlerdi. Bu dönemde ise, Türk ressamları onlardan geçmişte alınanları alıyorlardı. Fraksız ressamları XVIII. yüzyıldan itibaren bir Avrupalının sultanlar ülkesi, harem, mutasavvuf ve yeniçerilerin çekiciliği ve sırları hakkında heyecan dolu, korkucu ve büyüleyici hayallerini gerçekleştiren Doğu konuları, egzotik ve renkliliğini merak ediyorlardı...
Ressamlığını Batı anlayışlı bir sanat olarak benimseyen Türk ressamları en başta Avrupa resimlerinin bu püskürtmüş egzotiğiyle karşılaşıyorlardı. Fakat o zamanlarda bile çerçevesinde birçok ressamın ortaçağ gelenek özelliklerini Avrupa gerçekçiliğinin 'dil' ve yöntemleriyle birleştirmeye karar verdiği dikkate değer bir yönelim çizilmişti. Bu yönelimde çalışan O.Hamdi Bey ve diğer ressamlar XX. yüzyılın sanatçılarına ve ilk önce Türk empresyonizm lideri olan ve eşsiz hava ve renkleriyle eski Türk şehirlerinin resimleri yapan H.A. Lifij'e bayrak teslim etmişlerdi.
İfade edebiliriz ki, XX. yüzyılda Türk ressamları büyük değişimler bekleyen bu toplumun bir kısmını oluşturuyorlardı. XX. yüzyılda ülkedeki toplumsal reformlar bünyesinde güzel sanatların önemli merkezlerinden biri olacak olan 'Ressamlar cemiyeti' kurulmuştu1(1908). Yeni Türk ressamlık tarihinde bu dönem, özellikle İlk Dünya Savaşının olaylarını yansıtan eserleriyle meşhur olan Namık İsmail ve Celal Esad'in isimlerine bağlıdır. '1914 yılının nesli' olarak tarihe girmiş ressamlar (İbrahim Çalı, Hikmet Onat, Feyhaman Duran v.s.) Avrupa'da eğitim gördükten sonra aldıkları bilgileri milli ressamlık tecrübe pratiğinde kullanıp sonraki yıllarda Türk ressamların yeni kuşağını hazırlamışlardı.
Kurtuluş savaşı döneminde bir yönden janr ve tezgah ressamlığının, diğer yönden halk kitap minyatürünün unsurlarını birleştiren poster sanatı ortaya çıkmıştı.
Türkiye'nin tarihinde cumhuriyet dönemi milli konuları cisimlendirme fikirlerinin üyelerini birleştirdiği 'Yeni ressamlar birliği'nin kurulmasıyla kendini belli etmişti. 1924 yılında düzenlenmiş İstanbul sanat fuarı bu yönün gelişmesinin ilk sonuçları olan yakın geçmişin - milli kurtarma savaşının, manzaraları, janr olayları ve çağdaş portreleriyle Anadolu'nun günlük hayatının -motiflerini yansıtan resimleri göstermişti.
Yeni Türk sanatı hem ruhu hem de ressamların yaşları açısından gençleşmeyi amaçlıyordu. 1929 yılında kurulmuş olan 'Bağımsız Ressamlar ve Heykelciler Birliği'nin üyeleri yeni neslin temsilcileri, Avrupa'da eğitim görmüş ama kendi yeteneklerini kendi ülkesi ve milli meseleleri için uygulamayı tercih eden genç insanlardı. Avrupa yıldızları Leje, Matiss, Sezann ve Pikasso'nun etkisinde kalan bu ressamlar fütürizm, empresyonizm ve kübizm yöntemlerini aktif olarak kullanıyorladı. Bu kuşağın temsilcileri olan Mahmud Fehmi, Ali Avni, Nurullah Celal, Ratib Fehreddin, Refik Fazıl, Şeref Kamil, Cavad Hamid diğer ressamlar Zeki Faik, Cemal Said, Elif Yacı gibi modern Türk toplumunun oluşma akımında bulunarak Türkiye sanat kültüründe yeni bir etap açmışlardı. 1933 yılında katılımcılarının Anadolu tarihinin Hitit döneminde ilham aradıkları 'D grubu' oluşmuştu. Hitit güzel sanat şekillerinin yapısal çeşitliliği, mucizevi grafisi ve berraklığı ressam ve heykelci C. Tollu'nun eserlerinde yansımıştı. Geleneksel minyatürlerin kitap süslemelerindeki incelikleri ve halk sanatının hayata pozitif bakışı sadece önceki akımların sentezini değil, yeni yönlerin benimsenmesini de gerçekleştiren T. Zaim ve C. Dereli'nin eserlerinde yeniden hayata dönmüştü.
Rusya ile Türkiye'nin sanat alanlarının seçkinlerin ilk temasları da bu dönemde gerçekleşmişti. 1936 yılında Moskova ve Kiev'de modern Türk ressamlarının fuarları düzenlenip büyük başarı görmüştü. Aynı zamanda eğitim kurumlarına bağlı olan sanat kursları ve bölümleri yayılmaya başlamıştı. Bu dönemde 'Yeni grup'tan gelen ressamlar - Turgut Atalay ve Mümtaz Ener toplumsal gerçekçiliğe yönelmişti.
Ankara Sanat Akademisi, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, İstanbul Ressamlık Müzesi (1945 yılında açılmıştı) ve ayrıca Ankara, İzmir, Konya ve Türkiye'nin diğer şehirlerinin halk evlerine bağlı sayısız güzel sanatlar okulları gibi sanat alanının üstün kuruluşlarının kökleri XX. yüzyılın ilk on yıllarına dayanmaktadır.
1950'li yıllar ressamlık alanında sadece sanatsal değil kuruluş şekillerinin de arayışlarıyla kendini belli etmişti. 'Onlar grubu'nun yeni lideri Bedri Rahmi Eyupoğlu etrafında toplanmıştı. Bu birliğin üyesi olan ressamların amacı, Türk süsleme sanatının geleneksel motiflerine dayanan yeni ressamlık örneklerini oluşturmaktı. Bu da Türk miniyatürünün çizgi, renk, sembolik anlam ve formalarının, mozaik, seramik ve halı dokumacılığının yeni manalarını ortaya çıkarmıştı. Bu yönelim on yıllarca sürecek olan Türk ressamlarının milli sanat geleneğinin benimsenmesi, yayımlanması ve günceldirilmesine sanatsal ilgisini oluşturmuştu.
Türk ressamlığındaki belirtilmiş arayışlara paralel olarak güzel sanatların dili ve anlatıbiliminde güncel dünya eğilimlerinin benimsenme ve gelişmetirilmesi devam ediyordu. 1950'li yıllarda soyutlaşma eğilimleri Lütfü Günsay, Sabri Berkel, Adnan Koker ve Şemsi Arel'in çalışmalarında olmaktadır. Nezet Günal toplumsal konuları ve gerçekçi tarzını, Devrim Erbil ve Sayhat Berak miniyatür sanatını seçmişlerdi. Bu çeşitlilik ve üslup polifonisi Türk ressamlığın sonraki gelişme etapları için birçok imkanları vermektedir.
XX. yüzyılın son on yıllarında yeni yönelimler ortaya çıkmıştı. Onların arasında Burham Uygur, Ergin İnan, Fikret Mualla, Avni Arbaş, Utku Varlık Burhan Doğançay ve Erol Akyavaş gibi tanınmış olan ressamların temsil ettikleri fantastik gerçekçilik özel yer almaktadır. 1977 yılında düzenlenmiş olan İstanbul Sanatlar Bayramında (İstanbul Sanat Festivalinde) belirtildiği gibi bu ressamların sanat tecrübeleri dünyada tanınmış olmuştu. Bu ressam çevrsinin öncü fikirleri yeni XXI. yüzyılın genç sanatçılarının yaratım arayışlarını etkilemişti.
Şunu belirtmeliyiz ki Türk ressamlarının bir çoğu uzun zamandır Avrupa'da çalışıp orada tanınmış, eserleri ise en prestijli uluslararası sergilerinde gösterilmişti. XX. yüzyılın bir çok Türk ressamı Avrupa Sanat Birlikleri'ne üye olup böylece dünya sanatsal toplumunun bir parçası olmuştu. Abidin Dino Fransa'daki Güzel sanatlar Milli Birliği'nin başkanıydı, Bedri Rahmi Eyupoğlu Brüsel'deki uluslararası sergi binaları için yaptığı mozaik panolar için Avrupa ödüllerini almış, Burhan Doğançay ve Erol Akyavaş Paris ve New-York'ta uzun bir süre içinde başarılı olarak çalışmış, Nail Paiz'in eserleri sadece memleketinde değil (eserleri Ankara Milli Sanat Müzesinde gösterilmekte) ABD, Kanada, Paris'te tanınmıştı.
Bu dünya çapında tanınmış ressamlar çevresinin bir özelliği daha fotoğrafçılık, heykelcilik, edebiyat sanatı gibi alanlarda çalışmaya hazır olmaları ve bu alanlarda yetenekleridir.
Moskovalıların 2004 yılının Mayıs ayında Nikitskiy Bulvar'daki Doğu Milletler Devlet Müzesi'nde Rusya'da Türk kültür festivali çerçevesinde düzenlenmiş olan modern Türk ressamlık sergisini ziyaret edip Türk ressamlarının sanatı ve özgünlüğünü değerlendirmeye imkanı vardı. Sergiyi organize edenler arasında RF Kültür ve Toplu İletişim Bakanlığı, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, T.C. Moskova Büyükelçiliği ve Doğu Milletler Devlet Müzesi vardı. Ekspozisyon, modern Türk ressamlığında geleneksel ve öncü yönelimlerin birleşmesini yansıtan yüzden fazla ressamlık ve grafi sanatı eserleri ve ayrıca farklı nesillerin ve sanat okullarının temsilcileri tarafından yapılmış minyatürden oluşuyordu. Ayrıca sergide günlük sanatının geleneklerini yansıtan dekoratif-süsleyici sanatın çalışma örnekleri - halı, süs, dekor unsurları ziyaretçilerin dikkatini çekmişti.
Heykelcilik
XX. yüzyılda Türk heykelciliği, resim sanatında olduğu gibi Osmanlı'nın son döneminde kalite bağlamında vasıf kazanmaya başlamıştı. Avrupa sanat tecrübesine ilgi duyan Osgan Ervand, Necat Sirel ve Mahir Tomruk meslek eğitimi görmüş ve bu alanda Türk tecrübesini oluşturmuşlardı.
'Sanayi-i Nefesi' Sanat Okulu Türk heykelcilerinin modern heykelciliği öğrenmeye başladıkları ilk eğitim müessesesi olmuştu. Mezunları İhsan Özsoy, Mahir Tomruk ve Necat Sirel Avrupa'da staj görüp daha sonraları cumhuriyet döneminde yeni eserleri meydana getirmeye devam ederek memleketinde öğretim faaliyetlerini gösteriyorlardı.
Cumhuriyet yıllarında Türk heykelciliğinin gelişmesi sadece yaratım ve estetik arayışlarını değil milli tarihin önemli kahramanları ve olaylarının anıtsal propaganda ödevlerini de yansıtıyordu. Bu süreçler İstanbul Taksim meydanındaki Özgürlük Heykeli (heykelci Kanonika), İstanbul Sarayburnu bölgesindeki Atatürk anıtı (Krippel), Ankaradaki Güven Anıtı (Hanak ve Torak) gibi eserlere yansımıştı.
Türk heykelciliğinin gelişmesinde özel bir etap 1937 yılında Devlet Güzel Sanatlar heykelcilik fakültesinin başına geçen Alman heykelcisi Rudolf Belling'in Türkiye'de bulunmasına bağlıdır. Bu ünlü heykelci İstanbul Taşlık parkında ve Ankara Üniversitesi tarım fakültesinin bahçesinde İsmet İnönü anıtlarını yapmılştı. Çoğu Belling'in öğrencisi olan gelecek Türk heykelcileri şekillendirme, soyutlaşma, dışavurumculuk, ve XX. yüzyılın ikinci yarısında güncel diğer sanat yönlerinin dili ve plastikliğini kullanarak kendi yaratım arayışlarında çok deney yapmıştı.
Türk heykelcilerinin çaba ve gayretleri Kuzgun Acar'ın soyutlaşma stilinde yaptığı orijinal eserleri için ilk ödülü aldığı 1961 yılında düzenlenmiş olan Paris Sanat Festivali'nin çerçevesinde organize edilmiş heykelcilik yarışmasında değerlendirilmişti. İstanbul Manidaturacılar pazarındaki seyircinin aklında kalan 'Kuş' anıtı bu heykelcinin yaptığı bir eserdir.
1960-70'li yılların sanat tartışılarında o dönemde Türkiye'de popüler olan pop-art ve diğer modern akıntılara karşı olan heykelcilikte gerçekçilik yönünün temsilcileri kendilerini göstermişlerdi. Onların arasında anıt heykel eserlerini meydana getiren Z. Müridoğlu, H. Gözer ve A. Bara vardı.
Dünyada en çok tanınmış Türk heykelcilerinin arasında Paris'teki 'Luvr okulu'nu bitiren, sonra da Stoklgolm'da çalışan ve eserlerinin Fransa'nın başkentinin, Bern, Surih, Brüsel ve İstanbul'un galerilerinde gösterildiği İlham Koman'ın ismi vardır.
XX. yüzyılın ikinci yarısında faaliyet gösteren Türk heykelcilerinin birçoğu Ferrit Özşen, Meriç Hızal, Eyüp Öz, Yavuz Güney, Hüseyin Gezer, Mehmet Aksoy, Sami Bugay, Remzi Savaş, Yunus Tonkuş, Zerrin Bölünbaşı ve Halük Tezonar, kendi eserlerinin sadece üslup ve içeriğiyle değil farklı işlenme teknolojilerini kullanarak malzemelerle (taş, ağaç, metal) de verimli bir şekilde deneyler yapmışlardı. Bu sanatçıların çalışmaları sanat toplumuna modern Türk heykelciliğinin sonuçlarını tanıtarak kendi seyircilerini sadece Türkiye'de değil bütün dünyada da bulmuştu.
Tam tablonun çizilmesi için bazı modern Türk heykelcilerini size tanıtmak istemekteyiz: Zühtü Müridoğlu, Ahmet Kenan Öntaç, Mehmet Şadi, Aliya Hadi Bara, Nusret Usman, Hüseyin Özkan (takma ad Hüseyn Ank) ve ayrıca bayan heykelci: Sabiha Beggütaş, Günseli Aru, Lerzan İungisu ve Neriman Faruki idir. Bu sanatçılar başarılı bir şekilde Türk güzel sanatında geleneksel eğilimleri alıştırmakta ve yenileri benimsemektedirler.
Mimarlık
Yeni dönemde Türk mimarlığının gelişme tarzı mimarlığın sanat olarak özellikleriyle belirlenmektedir. Bu alanda estetik amaçlarının gerçeleştirilmesi genel ekonomik duruma ve ayrıca devlet isteklerine ve toplumun taleplerine, hava özelliklerine ve ekoloji taleplerine bağlıdır.
Türkiye'deki mimarlık gelenekleri o kadar derin tarih ölçüsüne ve önemli temsilcilere2 sahip ki, XX. yüzyılın ilk yıllarında Türk mimarlığına özgü sanatsal süreçlerin ataleti anlaşılmaya başlamaktadır. Osmanlı mimarlığının gelenekleri erken cumhuriyet döneminde faaliyet gösteren Türk sanatçılarının çalışmalarının genel üslupbilimini belirtiyorlardı. Kendi şahsiyetinin arayışları burada tarihi sanat geleneğinin klasiğine sadakatla birleşiyordu. İlk milli mimarlık akıntısının eserlerinde ortaya çıkıp Selçuk-Osmanlı üslup yöntemlerinin yapıların yeni görevleriyle birleşmesi 1940'lı yılların başına kadar sosyal, devlet binalarının ve evlerin görünüşünü belirtiyordu. Selçuk ve Osmanlı resimleri, taş oyması ve seramik karo unsurları ile cephelerin bol bol süslenmesi bu akıntı çerçevesinde meydana gelmiş eserlerin özelliğiydi. Kemaleddin Bey ve Vedat Tek gibi sanatçıların eserleri bu özelliklere sahipti.
1930'lu yıllarda Türk mimarlığının gelişmesi için yeni şartlar oluşmuştu: davet edilen yabancı sanatçılar sadece modern inşa yöntemlerini değil inşa edilen binalara biçim verilmesinde yeni Avrupa inşai üsluplarını da kullanıyorlardı. Artık mimarlık politikası Türk devletçiliğinin yeni çizimini ve ülke kültürünün yeni formatını sembolleştiren projelerin gerçekleştirilmesine yönelikti. Batı sanatçıların Türkiye'de öğretmenlik faaliyetini göstermesi mimarlığın yeni dilini başarılı bir şekilde benimseyen mimarlar neslini oluşturmuştu.
Son iki on yıl modern teknoloji, mühendislik ve dizayn alanlarında alınmış bilgilerin sayılmasıyla Türk mimarlığının geleneksel milli özelliklerinin yeni kavramına dönüş ile kendini belli etmişti. Bu eğilimlerin gerçekleştirildiği milli mimarlığın ikinci akıntısının özelliği, donatım detaylarına (parmaklık, pencere, pervaz, tak unsurları) ve dekor ile yapıların genel maksatının uyumlu birleşmesinin arayışına büyük ilgisi idir. İstanbul Boğazı'nın kıyılarında bu akıntının en önde gelen temsilciisi Sedat Hakkı Eldem tarafından inşa edilmiş villalar bu mimarlığın örnekleri olmuştu. Avrupa'da meslek eğitimini görmüş bu mimar, yapının maksatını ince tarih üslubuyla uyumlu bir şekilde birleştirme kabiliyetini göstermişti. Bu mesele Sedat Hakkı Eldem özel sanat tarzına sahip olduğunu göstermektedir.
Bu dönemi incelediğimiz zaman Türk mimarlığının önde gelen eseri olan Onat ve Orhan Arda mimarların projesine göre kurulmuş Atatürk anıtkabri'nden bahsetmemek imkansızdır. Anadolu medeniyetler yüz yıllarca gelişen sanat kültürünün geleneklerinin farklı unsurlarını üslup açısından doğru olarak birleştiren Atatürk'ün anıtkabri hem dış görüntüsü hem de iç enteriyöründe cumhuriyet Türkiye'nin ruhunu ve Avrasya haritasında yerini gerçekleştirerek kurulduğu zaman için çok modern bir yapı olmuştu.
XX. yüzyılın önde gelen Türk mimarlarının arasında hem memleketi hem de Batı Avrupa'da tanınmış, eserlerinde farklı fonksiyonların estetikle birleşildiği Cengiz Bektas'in ismini belirtmemiz gerekmektedir.
Sonraki on yıllarda Batı mimarlığın sonuçlarının benimsenmesi mimarlığın geleneksel unsurlarının kullanılmasına paralel olarak gerçekleşiyordu. XX. yüzyılınsonu – XXI. yüzyılın başının Türk mimarlığının özellikleri fonksiyonların estetikle, geleneklerin modernizmle, yerli özelliklerin yöntem birliğiyle optimal birleşmelerinin arayışında ortaya çıkmıştı. Konstrüktivizm, dışavurumculuk, sembolizm, usdışıcılık, postmodern ve diğer güncel Avrupa akıntılarının mimarlık yöntemleri ülkenin yüzey şekillerine uyarak ve devletin sosyal problemlerini çözülmesine yardım ederek Ankara, İstanbul, İzmir gibi Türk şehirlerinin yeni şehircilik komplekslerinin görünüşünü belirtmişti.
İstanbul'un muazzam aglomerasyonu son yıllarda yüksek teknoloji ve modern şehircilik fikirlerine örnek olup hükümetin, kendi görünüşünde Batı ve Doğu, Avrupa ve Asya, çağdaşlık ve geleneklerin özelliklerini birleştiren insanlık tarihinde bu benzersiz şehrinin ekoloji zenginliğini düşündüğünü göstermektedir.
Şunu belirtmeliyim ki XXI. yüzyılın başında Türk mimarlarının sanat çevresinde mimarlığın meslek ve sanat amaçlarının yeniden kavranmasına eğilimi daha çok hissedilmektedir. Bu manada folklor unsurları, tabiatla bitliği ile fonksiyonlar ve geleneklere dayanan halk mimarlığına karşı büyük ilgi anlaşılmaktadır. Bu özellikler toplumun değişen sosyal-kültür yapısının ve inşaya ekoloji taleplerinin sayılmasıyla yeni yapı projelerinin hazırlanmasında modern mimarlar tarafından göz önüne alınmaktadır.
Müzik
Türk sanatında müzik alanı hem Türk hem de Arap-Fars köklerine bağlı tarih gelenekleriyle özlüdür. Türk müziğinin makamlar sayısı, özgün melodi ve ritmiği, melodi tempolarının düzensizliği, uyumlu şarkı söylenmesi, irtical yaygınlığı – bu özellikler Türk müzic kültüründe gerçekleşen modern süreçleri bir şekilde etkilemektedir.
XIX. yüzyılın ortasında C. Donisetti (ünlü İtalyan kompozitörünün kardeşi) okulundan geçen Avrupa manasında ilk Türk kompozitörleri klasik yönlü Türk kompozitörlük okulunu on yıllar için oluşturmuşlardı. Cumhuriyet döneminde, profesyonel müziğin oluşması zamanında gelişmiş Türk müzik klasiğinin başlangıcı Ali Rza-bey Kaptan-zade, Osman İbrahim, Necip Vezir-zade ve diğer isimlerine bağlıdır3. Bu dönemin başından itibaren müzik öğretmenleri için sayısız müzik okulları açılmaya başlamaktadır. İstanbul (1923), Ankara (1936) ve İzmir'de (1951) konservatuvarların açılması, Ankara ve İstanbul'da opera tiyatrolarının kurulması (1950-60'lı yıllar)4 Türkiye'deki modern müzik kültürünün gelişme yolunda en önemli vetet olmuştu. 1930-1940 yıllarında oluşan ünlü beş Türk kompozitör (Hasan Farid Aliar, Cemal Raşid Rey, Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin ve Necil Kasım Akses) müzik alanında modern yıldızların ortaya çıkmasına yardım ederek Türk müzik klasiğinin gelişme yoluna devam etmişti. Aralarında kompozitör Nevit Kodallı, Ferit Tüzin, Bülent Tarcan ve İlhan Usmanbaş, vokalist Liyhan Baran, Leyla Ayşe Gencer, kemancı Ayla Erduran ve diğer müzisyenler vardı.
Türk müzik kültürünün eski ve yeni geleneklerini Cumhurbaşkan senfonik orkestrası5, 1943 yılında kurulmuş İstanbul şehir orkestrası, İzmir filarmoni kurumu orkestrası (1962 yılında kurulmuştu) ve diğer vokal ve enstrüman toplulukları gibi dünyada ünlü sanat toplulukları geliştirmekte ve müzik kültürüne destek vermektedir. Onların arasında Bilkent senfonik, İstanbul filarmoni Bousan orkestrası, Akbank Kamernıy orkestrası vardır. İstanbul'da düzenlenen uluslararası müzik festivalleri, Türk müzik topluluklarının ve ayrı müzisyenlerinin sayısız turneleri, Türk müzisyenlerinin sonuçlarını müzik hayranlarına tanıtmaktadır.
Klasik müzik çalanlar yeni neslinin hazırlanmasında yetenekli çocukların desteklenmesi hakkında kanunun önemli bir rolü vardır. Bu devlet kanunu sayesinde bu çocukların birçoğu yurt dışında eğitim görebilmiş ve dünya çapında ünlü yıldız olmuştu. Aralarında Uluslar arası yarışmaları kazanan piyano çalan müzisyen İdil Biret, Güher ve Süher Pekinel kardeşler, İsmail Aşan, Fazıl Say, flütçü Gülşen Tatu, viyolonsel çalan Sunna Kann vardır.
Son yıllarda Türkiye'de Avrupa klasik müziğinin gelişmesine paralel olarak devlet ve toplumsal kurumların desteğiyle müzik sanatının halk geleneğinin ve halk müzik aletlerinin kullanımasının canlandırılması gerçekleşiyordu. Ayrıca halk müziğinin modernleşme ve folklor unsurlarının modern müzik kanonlarıyla birleştirme deneyleri yapılmıştı. Modern Türk müziğinde bu serçeleri hayata getirebilenler arasında Zülfü Livaneli, Arif Sağ, Neriman Altındağ, Mehmet Özbek, Nida Tüfekçi, Müharrem Kemertaş, Hale Gür, Bedia Akartürk, Neşet Ertaş ve diğer müzisyenler vardı.
Rusya'da en tanınan ve sevilen Türk müzisyeni farklı ülke ve çağların çok farklı eserlerini (Bah ve Mosart'ın müziklerinden Gerşvin'e kadar) seyircilerine sunma seçkin kabiliyete sahip olan piyanocu Fazıl Say idir. Müzisyenin kendi eserlerinin çok farklı müzik akıntılarına açıklığı ve Fazıl Say'ın gelenek ve yenilikleri benimseme yeteneği Rus seyircilerini çok etkilemişti. Ayrıca çok hassas bir şekilde Rus klasik müziğini (özellikle Petr İlyiç Çaykovskiy'in eserlerini) çalan orkestra şefi Emin Güven Yaşlıçam da Rusya'da büyük saygı ve sevgi görmektedir.
Rusya ile Türkiye arasında 2007 ve 2008 yıllarında kültür yılların değişimi Ruslara ünlü Türk müzisyeninin eserleriyle bir daha karşılaşma ve piyanocu Gülsin Onay, orkestra şefi Emre Aracıt ve 'Muzıka-Viva' orkestrası ve ayrıca 'Taksim', 'Türk Dünyası' grupları ve diğer ilgi çeken topluluklarla tanışma imkanını vermişti.
Tiyatro, opera, bale
Türkiye'de tiyatro sanatı aynı zamanda hem eski hem de genç bir olaydır. Eski zamanlardan modern Türkiye'nin topraklarında yaşayan milletlerin dini törenlerinde her zaman tiyatro unsurları vardı. Gölge ve kukla tiyatroları gibi (Mesela, 'Karagöz' ve 'Orta oyunu') sahne formlarına bağlı Türk halk tiyatro geleneği halk toplumunda şimdi de yaygındır.
Son İmparatorluk dönemi tiyatro alanında diğer sanat dallarındaki gibi toplum üstünlerin ve doğan aydın sınıfın Batı tiyatro sanatına karşı ilgisiyle kendini belli etmişti. O dönemin tiyatrocusu Ahmet Vefik Paza Molyer eserlerinin Türkçe'ye çevirileriyle meşhur olmuştu. Bu dönemin bir özelliği daha aynı zamanda hem Batı yazarların hem de genç Türk dramaturglarının Türkiye konularında çalışmalarının sahnelenmesidir.
Önde gelen Türk tiyatrocularından biri ve cumhuriyet zamanında 'Darulbedai' İstanbul dram tiyatrosu müdür olarak görevlendiren Muhsin Ertuğrul milli tiyatronun ilk gelişme etapında önemli bir rol taşımış ve uzun yıllardır tiyatro sanatının Türkiye'de yayılmasına yardımcı olmuştu6. Kabiliyet ve girişkenliği sayesinde Türk tiyatrocuları tiyatronun modern dilini benimsemeye başlamış, rejisörlük, dramaturji senorgafi milli tiyatro sanatı seviyesine varmıştı.
1936 yılında Ankara devlet konservatuvarı kurulmuş, ilk mezunları 'Prova sahnesi' isimli tiyatrosunu açmışlardı. 1949 yılında özel bir kanun ile Devlet Opera ve Bale Tiyatrosu kurulmuştu. 1940 yılından itibaren tiyatrolar faaliyeti Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenmesi, 1949 yılından beri devlet tiyatrolar yönetiminin T.C. Kültür Bakanlığı'na yönledirilmesi hükümetin tiyatro sanatına ne kadar çok önem verdiğini göstermektedir. O dönemden itibaren tiyatro faaliyetinin Türkiye Cumhuriyeti'nin birçok şehrine yayılması hakkında geniş bir program çalışmaya başlamıştı. Milli repertuvarına destek verilmesi ve repertuvarın gelişmesi devlet kültür politikasının en önemli vazifelerinden biri olmuştu. Tiyatro gruplarının çocuk tiyatroları dahil olmak üzere ülkenin kültür hayatının adi olayına dönmüştü. 1950'li yıllardan itibaren Türk tiyatrolarının Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika ve İran'da turne faaliyetleri başlamıştı.
Türk tiyatro sanatının bu gelişme etapı Muhsin Ertuğtul'un ismine bağlıdır. 1951 yılında gelecek sahne ustalarının birçoğu için okul olmuş olan 'Küçük sahne' tiyatrosunu kurmuştu.
O zamanlarda açılmış belediye ve özel tiyatroları arasında Cep Tiyatrosu, Muammer Karaca Tiyatrosu, Çügür Sahne, İstanbul opereti gibi önde gelen kurumların isimlerini sunmamız gerekmektedir. 1960'lı yıllarda Oraoğlu, Dormen tiyatroları, Gülriz Sururi-Engin Cezzar kurumu, Ankara Sanatlar tiyatrosu büyük sevgi kazanmıştı. XX. yüzyılın tiyatro olaylar çeşitliliğinin zenginleşmesine Hodri Meydan, Enis Fosforoğlu tiyatroları, Ferhan Şensoy, Hadi Camat Editepe toplulukları katkıda bulunuyorlardı.
Türk sahnesinde çok popüler oyunların özelliklerinden biri toplum için güncel anlamlarının olması, tiyatro sahnesinde hayat problemlerinden bahsedilmesi ve psikolojik durumların yansımasıdır. Türk dramaturglarının faaliyeti dünyaya mükemmel sanat örneklerini veren milli edebiyat genel akımının vazgeçilmez bir parçasıdır.
Modern Türk tiyatrosunun ismini dünyaya seslendiren yetenekler ailesine son yıllarda aktör ve yönetmen C. Gökçek, İ. Kenter, V.R. Zobu, H. Dormen, G. Sururi, E. Cezzar, B. Alçan v.s. katılmışlardı. Tiyatro sanatının gelişmesinde Türk tiyatrosunun dünya sahnesine çıkmasında Uluslararası Tiyatro Enstitüsü, Türk Tiyatro Merkezi, Ankara Üniversitesi'nin tiyatro bölümü ve ayrıca İstanbul 'Tiyatro' dergisi önemli rol oynamaktadır.
Sultanat zamanında operaya karşı ilgi daha XVIII-XIX. yüzyılın sınırında ortaya çıkmıştır. İstanbul'a davet edilen İtalyan müzisyenleri büyük başarı görüyorlardı. İstanbul sahnesinde Verdi ve Donisetti'nin operalarının ilk sahnelenmeleri opera alanında ilk faaliyetlere başlayan Mihael Naum Efendi'nin ismine bağlıdır.
Opera'nın milli sanat türü olarak Türkiye'de yeni doğması cumhuriyet döneminin başına denk olmuştu. O zamandaki birçok sanat teşebbüsü gibi yeni operanın ortaya çıkması ülkede opera sanatının gelişmesini düzenleyen Mustafa Kemal Atatürk'ün ismine bağlıdır. O dönemin devlet politikası Türk yetenekli gençlerin yurt dışında eğitim görmesiyle kendini belli etmişti. Memleketlerine dönüp Ankara ve İstanbul'da modern Türk operasının oluşturulma alanında çalışmaya başlamışlardı. Yeni Türk opera kültürünün ilk eserleri arasında Ahmet Adnan Saygun'un operası, milli sanat klasiği, 'Özsoy' (Münir Nayri Egeli'nin senaryosu) ve 'Taşbebe' operaları ve Nacil Kazım Akses'in 'Bayönder' operasının isimlerini ayırabilmekteyiz. O dönemin müzik eğitim kurumları milli opera sanatının oluşması ve yayılmasına el veriyorlardı. Alman kompozitör Paul Hindemit'in ve yönetmen Karl Ebert'in Türkiye'ye gelmesi de milli operanın oluşma süreçlerini etkilemişti. Türkçe metinleri olan müzik klasiğinin sahnelenmesi başlamıştı. 1940 yılının Mayıs ayında onaylanmış kanuna göre müzik okuluna bağlı konservatuvar sınıflarından tiyatro, müzik, opera ve bale bölümlerini içine alan Devlet Konservatuvarı oluşturulmuştu.
1948 yılında Sergi salonundan Opera Tiyatrosu yapılmıştı. Açılış töreninde Ahmet Adnan Saygun'un 'Kerim' operası ve diğer Türk kompozitörlerinin eserleri seslendirilmişti. 1949 yılında imzalanmış kararnameyle Ankara Devlet Opera ve Balesi ve İstanbul şubesi açılmıştı.
Sonraki on yılda Ankara devlet operasının birleşik sanat topluluğu olarak kurulmasına yardımcı olan bale, koro ve operanın oluşması gerçekleşiyordu. Devlet tiyatrolar yönetiminin başında olan Cavad Memduh Altar opera repertuvarı üzerinde çok çalışmış ve ayrıca Türk opera sahnesine dünya yıldızlarının katılmasını sağlamak için çaba göstermişti.
Tiyatro alanı yönetim kurumlarının yeniden düzenlenmesinden sonra opera ve bale Necil Kazım Akses'in başına geçtiği ayrı bir idare oluşmuştu (1958 yılında).
Sonraki on yıl repertuvar ve üslubunda Avrupa yüksek oynama standartlarını geçmişin melodi geleneklerinin renkliğiyle birleştirebilen Türkiye'nin sanat kültürünün önemli bir olayı olarak İstanbul'da operanın oluşma süreçleri gerçekleşiyordu. Yüzyıların sınırında opera sahneleri (İstanbul Devlet Operası'nın bölgesel şubeleri olarak) Türkiye'nin birçok şehrinde açılmıştı.
Filmcilik ve fotoğrafçılık
Türk filmciliğinin başlangıçı 1914 yılında üretilmiş olan Fuat Uzkınay'ın 'Ayastefanos'ta Rus heykelinin düşmesi' belgeseline bağlanmaktadır. İlk belgeselden sonra İlk Dünya Savaşı'nın olaylarını yansıtan birçok belgesel ve film seyircilere gösterilmişti. Fakat modern Türk filminin gerçek tarihinin cumhuriyet döneminin başında 'Kemal film' stüdyosunun kurulduğu anından itibaren başlaması sayılmaktadır.
Şunu belirtmek gerekir ki filmcilik Türkiye'de diğer sanatlarınun farkına sanat-estetik alanında yeni olayların çeşitliliğini yansıtarak toplum hayatının en günsel süreçlerinin içinde bulunuyordu. Genetik olarak ressamlık, foroğrafçılık, müzik ve tiyatro faaliyetlerine bağlı olan filmcilik yeni hayatın milli-kültür anlamında anlaşılma be propagandası için değerli imkanlar sağlıyordu. Bu sebeple modern Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Türk film stüdyolarında üretilen filmlerin milli üslupbilimi, filmcilik dili ve güncel olmasına çok önem veriyordu.
Burada cumhuriyet Türkiye'nin kültür alanında faaliyet gösteren önde gelen kişilerden biri olan ve ilk Türk film stüdyosunun yönetmen görevini alan Muhsin Ertuğrul'un ismine rastlamaktayız. İlk Türk filmlerinin tiyatro sanatının etkisinde kaldığı şaşırtıcı değildir. 1920-30 yıllarında halk hayatının önemli tarihi olaylarını ve günlük yaşamını yansıtan 'Ateşli gömlek', 'Leblebeci Horhor', 'İstanbul sokakları', 'Millet uyanıyor'7, 'Hüzünlü çeşme', 'Korkusuz Ali', 'Taş parçası', 'İsyancı', 'Kaçakçılar' gibi filmler ekrana çıkmıştı.
Türk filmciliğinin gelişmesinde önemli bir etap Muhsin Ertuğrul'un 1925-26 yıllarında Moskova'da önde gelen Sovyet filmcileri M. Tretyakov ve S. Eyzenşteyn ile beraber çalışmasına bağlıdır.
1933 yılında Sovyet film yönetmenleri A. Zahri ve S. Yutkeviç Ankara Türkiye'nin kalbidir' belgeselinin çekilmesinde Türk meslektaşlarına yardımcı oluyorlardı.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında çekilmiş 'Düğünde Nasreddin' filminden sonra önde gelen yönetmen Lütfi Akad'ın ismine bağlı Türk filmciliğinin gelişmesinde yeni bir etap başlamıştı. Türk filmciliği tiyatro etkisine bağlılığını azaltıp kendi sanat dili ve formatına sahip olmuştu. 1950-60 yıllarında Türk filmciliğinin gelişmesi en yüksek noktaya varmıştı. Filmlerin konu çeşitliliği içine önemli sosyal konuları alıp oldukça genişlemişti. İlk plana Halit Refig, Duygu Sağıroğlu, Metin Erksan, Ertem Göreç, Memduh Yun gibi yönetmenler çıkmıştı. Eksat Karaturt, İtem İzzet, Yaşar Kemal gibi Türk yazarlarının eserleri sahneleniyorlardı.
Fakat aynı zamanda sonraki yıllarda tesirini gösterecek milli filmcilik alanında önemli problemler kendileri belli etmişti. Türk toplumu Batı filmlerin (ilk önce Amerika) yayılması, televizyon kanallarının rekabeti, teknik üretim araçlarının yetersizliğinde ciddi bir problem görüyordu. 'Türk filmciliği arkadaş kurumu' Türk aktör ve yönetmenlerinin yurt dışındaki staja göndererek, estetik ve sosyal açıdan öenm taşımayan yabancı filmlerin gösterilmesinin sınırlanmasına çağırarak milli filmciliğine yardım etmek için çaba göstermeye başlamıştı.
1980'li yıllardan itibaren devlet film konularını siyasallaştırmaya çalışarak milli filmciliğe desteğini genişletmektedir. Filmciler seyircilerinin güncel ihtiyaçlarına yaklaşarak hayat daha çok modern hayatın sosyal, ekonomik ve psikolojik problemlerine dikkat etmektedir. Türk filmciliği gitgide dünya sahnesine çıkıp dünya sanat eleştirisinin dikkatını çekmeye başlamaktadır. Bu süreçlere paralel olarak filmcilik öğretim sistemi de genişlemekte, milli aktör tecrübesi oluşmakta ve Türk filmlerinin yıldızları Avrupa ve Amerika'da ünlü olmaya başlamaktadırlar. Kabiliyetli ve çok güzel bir aktris Türkan Şoray Rusya'da popüler olup seyircilerin sevgisini kazanmaktadır.
Türkiye Kültür ve Turizm Bakanlığı filmciliğin gelişmesine katkıda bulunmaktadır: 1985 yılından itibaren genç yeteneklerin mesleğe girmesini sağlayan başlayan filmciler arasında en iyi senaryo ve en iyi kısa metrajlı film için yarışmalar düzenlemektedir.
1990'lı yıllarda filmlerin sayısı azalıp kalitesi yükselmekte, sinemalar zinciri genişlemektedir. Yüzyıllar sınırında yabancı meslektaşlarla ortak film üretim olayı çok sık ortaya çıkmaya başlamıştı.
1990 yılında Türkan Şoray'ın ana rol oynadığı yönetmen Atif Yılmaz'ın 'Berdel' filmi ekrana çıkmıştı.Yüksek sanat kalitesi, ince psikolojisi, yetenekli yönetmen ve aktör çalışması sayesinde by film Türk filmciliğinde büyük bir ün kazanmıştı.Başar Sabuncu ('Yolcu'), Tunç Başaran ('Piano, piano...') ve diğer yönetmenlerin önde gelen eserleri Türk filmciliğinin yeni seviyesini göstermişti.
Türk filmciliği günümüzde de güzel günler yaşamaktadır. Uluslararası film festivalleri ve kültür tedbirlerine devamlı katılan Türk filmcileri prestijli yarışmaların ödüllerini kazanmaktadır8. Yeni filmlerin üreticilerinin kendi memleketinde de popülaritesi artmıştı. Çağan Irmak'ın 'Babam ve oğlum' filmi 'Harry Potter' popülarite rekorlarını kırıp son yıllarda çıkan seyirciler sevgisi açısından en popüler film olmuştu.
Türk fotoğrafçılığının zengin tarihi XIX. yüzyılın ikinci yarısında başlayıp erken cumhuriyet döneminde en yüksek noktaya varmakta ve yeni Türkiye'nin tarihi arşivini oluşturarak ülkenin tarihi, sosyal ve kültürel gelişiminin bütün etaplarının vazgeçilmez bir parçası olmaktadır. 1932 yılında düzenlenmiş ilk fotoğrafçılar yarışması Türk fotoğrafçılığında iki yön: tarihi-belgesel ve peyzaj belirtmişti.
Günümüzün Türk fotoğrafçıları uluslararası festival ve sergilerde yabancı meslektaşlarıyla rekabet ederek çok farklı janrlarda çalışmaktadır. Türk fotoğrafçılarının yenş neslinin önde gelen sanatçıları olan Ali Taptik, Zeynep Kayan, Sebda Selin, Kerem Üzel, Aylin Dinçer, Gökhan Cezik ile Moskova ve Sankt-Petersburg'ta yaşayanlar 2006 yılında düzenlenmiş olan farklı konu ve janrları tanıttığı 'Erken Türk fotografçılığı' sergisinde tanışmışlardı. Bu sanat alanında genç yeteneklerin belli edilmesinde 'Geniş bakım açısı' İstanbul fotoğrafçılık dergisinin önemli rolü vardır.
Sonuçlardan pespektiflere
XXI. yüzyılın ilk on yılı modern Türk sanatı tarihinde geçmiş yüzyıl sonuçlarının belirtilmesinin yanında bütün sanat alanlarında ilginç perspektiflerin ortaya çıktığı bir dönemdir. 'Gelenek veya yenilik' sorusuna sanatçılar 'sanat sürecinin yeni ruhani seviyesine geçen hem gelenek hem de yenilik' cevabını vermişlerdi. Sanat ve kültüre karşı çağdaşlık manası günümüz Türkiye'de bu şekilde anlaşılmaktadır.
Şu anda Türk sanatı Batı'dan öğrenme devresinden geçmiş dünyanın farklı ülkelerinde sanatçı ve güzellikten anlayanlar için ilham kaynağı olabilmektedir. Türk sanatçılarının Avrupa ve tüm dünyanın seyircileriyle sıkkı temaslar, Türkiye'de ortaya çıkan yeni sergi imkanları, İstanbul Sanat ve Kültür Vakfının faaliyetleri buna iyi bir örnektir. Bu alanda en güzel olaylardan bazıları İstanbul Modern Sanatlar Festivali, İstanbul Modern Sanatlar Müzesi'nin9 projeleri ve ayrıca sona eren Rusya'da Türk kültür yılnın bütün sanat tedbirleri idir.
Geçmiş aylar boyunca Rusların sadece Türkiye yüksek sanatıyla değil popüler halk sanatıyla da tanışma imkanları olmuştu. Sanat tanıtmasının bu genişliği ve seviyelerinin çeşitliliği Rusya'da Türk kültür yılı çerçevesinde gerçekleştirilmiş tedbirler başarısının ana sebebidir. Zira modern Türk sanatı sadece klasik müzik, modern ressamlık, öncü mimarlık, entelektüel filmciliğin sonuçları değildir. 'Ebru' sanatı mücizelerini canlandıran milli-tarihi gelenekler, kitaplara özel 'tezhip' süslenme sanatı, 'hat', 'nakış', İznik seramik sanatları, halı dokumasındaki ustalık da Modern Türk sanatı kavramına girmektedir.
* * *
Bu çalışmada modern Türk sanatının gelişmesinde genel eğilimlerden çok hızlı bir şekilde bahsedilmişti. Yazar, hala yaşayan ve bizden ayrılmış olan bu gereklilik sebebiyle kısa yazıda bahsedilmeyen Türk sanatçılardan özür dilemektedir. Tarihçi ve XX.-XXI. yüzyılın başında gerçekleşmiş olan birçok tarihi olayın çağdaşı olarak savaş ve devrimler, yıkılma ve yeni toplum sistemleri ve devletlerin oluşma dönemini yaşamış dünyada bir sanatçının yaşama ve çalışması ne kadar zor olduğunu anlamaktadır. Bu yüzden çevresinde değişen dünyayı sanat açısından yorumlamaya ve kendi seyirci, dinleyici, okuyucularına sanatın ruhuyla bütünleşme mutluluğu, kendi yurttaş ve yakın ve uzak Avrasya komşularıyla barış ve sanat birliğinde yaşamaya umidini vermeye hayatını adayanların kahramanlığı bizim için daha çok büyük ve ustalığı daha çok değerlidir.
Dipnotlar
1 1956 yılından itibaren 'Ressamlar cemiyeti' Türk ressamlığının gökyüzünde yeni isimlerin belli edilmesi ve desteklenmesine yardım ederek 'Türk Ressamlar Birliği' ismin altında faaliyetini sürdürüyordu.
2 XVI. Yüzyılda, Sultan Süleyman Muhteşem döneminde faaliyet gösteren, dünya önemini taşıyan mimar Sinan dünya kültürüne Osmanlı mimarlığının eserlerini vemişti. Mimar Sinan'ın eserleri sadece estetik özellikleri açısından değil mühendislik ustalığı, yapıların görevleri ve ekoloji durumu bakımından da kendi döneminden geçmişti.
3 O dönemde Avrupa klasik müziğine özgü polifoni Türk müzik sanatına da yayılmaktadır.
4 Hitler zamanında Almanya'dan kovulan Hindemit 1940'lı yılların sonunda Türkiye'de devlet opera ve tiyatrosunun oluşmasına destek vermişti.
5 Günümüzde Ankara'da faaliyet gösteren Cumhurbaşkanı Senfonik Orkestrası Osmanlı İmparatorluğu'nda 1826 yılında kurulmuş saray orkestrasından oluşturulmuştu.
6 1932 yılında İstanbul belediyesine bağlı olan Darulbedayı tiyatrosu 1934 yılında 'İstanbul Şehir Tiyatro' ismini almıştı. Muhsin Ertuğrul birkaç kere (1925, 1927, 1934 ve 1973 yıllarında) SSBC'e gelmiş, K.S. Stanislavskiy ve V.E. Meyerhold ile görüşmeler yapmış, sonra da Türkiye'de Rus ve Sovyet tiyatro sanatının propagandasını yapmıştı.
7 Bu film 1932 yılında 'İpekçi film' stüdyosunda çekilmiş ve Türk filmciliğinin tarihinde ilk sesli film olmuştu.
8 Yukarıda belirtilmiş olanlardan başka uluslararsı film forumlarında Ömer Kavur, Nesli Çölçegen, Reis Çelik, Yavuz Tuğrul, Zeki Demirkubuz, Sinan Çetin Yeşim Ustaoğlu gibi yönetmenlerin kültürel-tarihi ve sosyal-psikoloji filmleri de ödül almıştı.
9 İlk modern sanatlar müzesi dizayn, yapı, sanatsal etkilleşim açısından yeni bir kültür kurumu olup 2005 yılının Haziran ayında İstanbul'da açılmıştı. Devamlı değişen ekspozisyon son yüzyılların Türk sanatının eserlerinden ve modern sanat uluslarası sergilerinden oluşmaktadır. Müze binasında eğitim merkezi ve kütüphanesi ve ayrıca çok detaylı bilgiler veren www.istanbulmodern.com sitesi vardır. İstanbul kültür ve sanat vakfının desteğiyle çalışan müze özel bir kurumdur.



.jpg)









